Dünya üzerinde pek çok dil ve her dilin kendine özgü bir konuşma biçimi vardır. Kelimelerin telaffuz edilişindeki küçücük bir değişiklik bile anlatmak istediğimiz duyguyu, düşünceyi, hatta davranışlarımızı değiştirebilir.
Ama içlerinde öyle bir dil vardır ki dünyanın neresine giderseniz gidin, kiminle konuşursanız konuşun kendini ifade etmek için tercümana ihtiyaç duymaz.
Onun adı ağrı.
Evet, ağrının da bir dili var.
Ben bunu yaklaşık iki ay önce, ansızın kapımı çalmasıyla öğrendim. Üstelik daha önce hiç tanımadığım bir yüzüyle karşıma çıktı.
Öyle bir yüzdü ki bir süre sonra bedenimin ona teslim olduğunu hissettim. Ağrı izin vermediği sürece yürümek bile mümkün değildi. Attığım her adım, yaptığım her hareket onun koyduğu sınırlar içerisindeydi.
Bedenim sanki ilk kez benimle değil, ağrıyla anlaşmaya çalışıyordu.
Ne kadar dinlenmem gerektiğine, ne zaman hareket edebileceğime, neyi yapıp neyi yapamayacağıma o karar veriyordu.
Ve ben, insanlarla yıllardır duygular, düşünceler ve davranışlar üzerinden çalışan bir psikolog olarak, bu kez kendi bedenimin bana anlatmaya çalıştığı şeyi anlamaya çalışıyordum.
Belki de ağrının en ilginç tarafı tam olarak buydu.
Sözcüklere ihtiyacı yoktu.
Bana anlatmak istediği her şeyi, bedenimin içinden geçerek anlatıyordu.
Ve sonra rakamlara dönüştü
Artık bir dil olmaktan çıkıp tıbben anlam ifade eden bir surete bürünmüştü
Bir şeyler değişiyordu ve değişmişti ve ne olduğunu anlayamadan hiç düzenli ilaç kullanmayan benim hayatımda düzenli ilaç kullanımı dahil olmaya başlamıştı. Ağrıyı baskılayıcı daha doğrusu reaktif artrit’i o anlık susturacak ama asıl devin uyanmasını engel olmayacak ilaçlarla tanışmıştım…
Bir Cevap Yazın